İlk İzlenim: 'Burası Ne Kadar Tanıdık'
İspanya'ya ilk kez giden Türk gezginlerin en sık kurduğu cümle şudur: 'Burası Avrupa'nın geri kalanına değil, bize benziyor.' Sokakta yüksek sesle konuşan insanlar, balkonlardan sarkan çamaşırlar, akşam geç saatlere uzayan kalabalık sofralar, tanımadığı çocuğun yanağını seven teyzeler... Kuzey Avrupa'nın mesafeli düzenine alışmış biri için İspanya, Akdeniz sıcaklığının ta kendisidir.
Bu benzerlik yüzeysel bir turist izlenimi değildir; iklimin, tarihin ve aile yapısının şekillendirdiği derin bir kültür ortaklığıdır. İki ülke de yüzyıllar boyunca imparatorluk merkezi oldu, çok dinli ve çok dilli toplumları yönetti, aynı denizin ticaretiyle zenginleşti. Güneşin cömert olduğu yerlerde hayat sokakta yaşanır; sokakta yaşanan hayat da benzer alışkanlıklar üretir.
Misafir Ağırlamak: İki Ülkenin Millî Sporu
Türkiye'de misafire çay ikram etmeden göndermenin neredeyse ayıp sayıldığını herkes bilir; İspanya'da da eve gelen biri masaya oturtulmadan çıkamaz. İspanyolların dilinde bu cömertlik kalıplaşmıştır: mi casa es tu casa (evim evindir) sözü, Türkçedeki 'burası senin evin' ifadesinin birebir karşılığıdır. İki kültürde de ikramı reddetmek incelikle yapılması gereken zor bir sanattır.
Aile bağları da benzer biçimde sıkıdır. İspanya'da pazar günleri aile yemeği kurumdur; büyükanne yemek yapar, üç kuşak aynı masaya oturur, kim nereye taşınırsa taşınsın o masaya dönmek zorundadır. Türkiye'deki bayram ziyaretleri ve pazar kahvaltılarıyla aynı toplumsal işlevi görür: aile, bireyin her yaşta döndüğü limandır. Gençlerin evden geç ayrılması iki ülkede de yaygındır ve kimse buna şaşırmaz.
Sobremesa ve Çay Sohbeti: Masadan Kalkmama Sanatı
İspanyolcanın başka dillere çevrilemeyen meşhur kelimesi sobremesa, yemek bittikten sonra masadan kalkmayıp sohbete devam etme âdetini anlatır. Tabaklar boşalmıştır, belki kahveler gelmiştir; ama kimsenin kalkmaya niyeti yoktur, çünkü asıl ziyafet konuşmadır. Bu kelimeyi duyan bir Türk'ün zihninde hemen bir sahne canlanır: yemekten sonra demlenen çay ve saatlerce süren sofra sohbeti.
İki kültürde de yemek, karın doyurmaktan çok bir araya gelme bahanesidir. İspanya'da akşam yemeği çoğu evde saat dokuzdan, restoranlarda on-on birden önce başlamaz; Türkiye'de de yaz akşamlarının sofraları gece yarısına uzar. Kuzey Avrupalı turistin 'bu saatte kim yemek yer' diye şaştığı yerde, İspanyol ve Türk aynı rahatlıkla omuz silker: sofra, saate değil sohbete göre kurulur.
Siesta ve Öğle Molası: Güneşle Pazarlık
İspanya denince akla gelen ilk kliğe siesta, yani öğle uykusudur; kelime Latince hora sexta (altıncı saat) ifadesinden gelir. Kızgın güneşin altında çalışmanın anlamsız olduğu saatlerde hayatı yavaşlatmak, aslında tüm Akdeniz'in ortak bilgeliğidir. Anadolu'da da yaz öğlelerinde kepenklerin inmesi, öğle sıcağında gölgeye çekilme alışkanlığı aynı iklim mantığının ürünüdür.
Modern şehir hayatı bu ritmi iki ülkede de törpüledi; Madrid'de masa başında uyuyan memur bulmak artık zordur. Yine de ritmin izi sürer: İspanya'da öğle yemeği hâlâ günün en uzun ve en önemli öğünüdür, birçok dükkân öğleden sonra birkaç saat kapanır. Türkiye'de de öğle molasının çay faslıyla uzaması, aynı 'güneşle pazarlık' kültürünün şehirli halidir.
Nazar ve Mal de Ojo: Aynı İnancın İki Adı
Türkiye'de nazar inancının ne kadar yaygın olduğunu anlatmaya gerek yok: mavi boncuk kapılarda, arabalarda, bebek omuzlarında asılıdır. Şaşırtıcı olan şudur: İspanya'da da aynı inanç yaşar ve adı mal de ojo, yani 'göz kötülüğü'dür. Kıskanç ya da hayran bakışın, özellikle bebeklere ve güzel şeylere zarar verdiği inancı iki kültürde neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır.
Korunma yöntemleri bile paraleldir. Anadolu'da nazar boncuğu ve kurşun dökme neyse, İspanyol geleneğinde bebeklere takılan azabache (kara kehribar/oltu taşı) nazarlıklar ve incir işareti yapan figa el muskaları odur. Üstelik azabache kelimesinin kendisi de Arapça kökenlidir. Akdeniz'in iki ucunda insanlar, aynı görünmez tehlikeye karşı yüzyıllardır benzer tılsımlar kuşanmıştır.
Eller, Kaşlar, Sesler: Konuşmanın Bedeni
İspanyolca öğrenen bir Türk'ün işi, dil bilgisi dışında bir alanda daha kolaydır: beden dili. İki kültürde de konuşma ellerle, kaşlarla, omuzlarla yapılır; sessiz bir İspanyol sohbeti de sessiz bir Türk sohbeti kadar nadirdir. Masada aynı anda üç kişinin konuşması, iki ülkede de kabalık değil canlılık işaretidir; araya girmek ilgisizlik değil ilgi gösterir.
Ses düzeyi de ortak paydadır: İspanyol barında da Türk çay bahçesinde de fon gürültüsü yüksektir ve kimse bundan şikâyet etmez. Fiziksel temas benzer biçimde doğaldır; iki yanaktan öpüşerek selamlaşmak, konuşurken kola dokunmak iki kültürde de samimiyetin dilidir. Bu yüzden Türkçe konuşan öğrenci, İspanyolca konuşurken 'fazla coşkulu' olmaktan korkmamalıdır: o coşku, dilin ta kendisidir.
Sonuç: Tanıdık Bir Dil Öğrenmek
Dil öğrenmek yalnızca kelime ezberlemek değil, bir kültürün içine yerleşmektir; İspanyolca öğrenen Türkçe konuşuru bu konuda büyük bir avantajla başlar. Sofra kültürü, misafirperverlik, aile bağları, nazar inancı ve beden dili zaten tanıdıktır; öğrencinin yeni öğreneceği şey duygular değil, o duyguların İspanyolca adlarıdır. Sobremesa kelimesini öğrenmek, yeni bir kavram değil, bildiğiniz bir keyfin etiketini öğrenmektir.
Aşağıdaki ifadeler, bu kültürel akrabalığın küçük bir sözlüğüdür. Her birini okurken Türkçedeki karşılığını, kendi hayatınızdaki sahnesini düşünün. İspanya ile Türkiye arasındaki mesafe uçakla dört saattir; kültür haritasında ise çoğu zaman sıfıra yakındır.